TEK RENK, BİR SES

Tütün ve küf kokulu gecelerden, paslı metal tadında sabahlara uyanırdım. Sen yoktun.
Gün henüz ışımamış olurdu; kirli, yapışkan yoksulluklara açılırdı gözlerim.
Anadolu’dan İstanbul’a göç etmiş birinci kuşaktan olan annem ve babamın, akrabaları yardımıyla inşa ettiği iki küçük odalı evimizin bir odasında, ağbim ve ablalarımla beraber uyuduğumuz yer yatağından kalkıp kenarları eprimiş, soluk, çiçekli perdemizi hafifçe aralar, paket taşlı sokağımıza bakardım: Alacakaranlık, sokak lambasının ışığında masmavi dururdu; ışığın düşmediği yerlerde mavilik, koyu lacivert bir boşluğa dönüşürdü.
Ağbim ve ablalarımı uyandırmamak için, her sabahki gibi, sessizce hareket ederdim, perdeyi kapatıp gün ışıyıncaya dek, tekrar yanlarına usulca yatıp gözlerim açık beklerdim.
Zifiri karanlığa, matlaşmış bir sarılık yayılırdı dalga dalga; gün ağarmaya başlardı: Evimizde barınan ne kadar fare ve hamamböceği varsa, korkuyla yuvalarına kaçışırdı.
Zaman aynı zamandı, mevsim aynı mevsim:
gökyüzünün masmavi boşluğunu külrengi bulutlar kaplardı;
keskin, tiz sesiyle rüzgârın acılı resitalini dinlerdim;
ağaçların kurşunî bir yalnızlığa soyunurdu gözleri, yaprakları ürpertiyle süzülerek dökülürdü dallarından; sen yoktun.
İsmimi heceleyerek söyleyişin geliyor aklıma, sanki heyecanlanıyormuş gibi telaffuz ediyorsun ismimi. Niye her seslenişinde geçmişime, her heceleyişinde çocukluğuma çivileniyorum kollarımdan; niye?
Herkesten önce uyanan babam, her seferinde dürtükleyerek uyandırırdı annemi uykusundan: “Kalk kadın kalk, sobayı yak!”
Bütün gece birbirlerine sarılarak ısınmaya çalışan biz çocuklarını soğuktan koruyabilmek için annem, akşamdan ayaklarıyla çiğneyip sıkıştırarak talaş sobasına koyup hazırladığı talaş kovasını tutuşturur, titreye titreye kahvaltı sofrasını hazırlardı; küçücük bir buzhaneyi andıran sofaya yayılan sıcak hava dalgasıyla soğukluk kırılınca, okula ve işe gidecek bizleri ve babamı kaldırırdı yatağından; hepimiz besmeleyle kalkardık, güne dualarla başlardık.
Sofraya bağdaş kurarak oturur, akşamdan kalma çayı içerek, sobanın üzerinde kızaran dilimlenmiş bayat ekmeklere, küçük bir tasa bandırdığımız ufacık ekmek parçasıyla sürdüğümüz zeytinyağı ve beyaz peyniri kahvaltı niyetine yerdik.
Babam, sövgülerle karışık, kesik kesik öksürerek sofraya otururken, annem, babamın uç uca ekleyip içtiği sigaraları kastederek, alçak sesle söylenirdi: “İçmesen olmaz sanki şu zıkkımı!”
Ne gariptir ki, aşkı, yanlış tanımlamalar ve savruk cümlelerle yaza boza oluşturarak çirkin karalamalara dönüştürdüğüm günlerde çıkmıştın karşıma; ve her seferinde yanı başımda bulduğum, çocuksu güzellikteki yüzündü sanki tanımsızlıkları simgeselleştiren.
Bahçe kapısından sağ adımla çıkar, gökyüzünün ağlayan yüreğine bakardım buğulu gözlerle. Elimdeki naylon poşet içindeki ders kitaplarımla okulumun yolunu tutardım kalabalığı izleyerek. Avurtları çökmüş yüzler, yorgun, yarı uykulu gözler görürdüm: Ellerinde sefertaslarıyla işçiler, benim gibi lastik çizmeleriyle avunan küçük öğrenciler, sırtındaki boya sandığını taşımakta zorlanan boyacı çocuklar görürdüm.
Naylon poşetimi kenara koyup minicik ellerimi gökyüzüne kaldırır, o günün güzel geçmesi için, her günkü gibi, yedi kez Âyet-el Kürsî okurdum; senin için, kendim için, bütün mutsuzlar için.
Babam çalıştığı işyerinde ‘parçabaşıcı’ydı, yaptığı iş kadar para alırdı; bu yüzden sadece yılın belli aylarında haftanın altı günü düzenli, bazı aylarında ise haftanın birkaç günü -ve düzensiz- çalışırdı, yılın belli aylarında da, demesine bakılırsa, hani neredeyse, ‘piyasa tümden duruverirdi’.
Çalışmadığı zamanlar, çocuklarının büyümüş ve her birinin bir fabrika ya da atölyede çalışıyor olmasının verdiği gönül rahatlığıyla, yüzüne utancını gizlemek isteyen küçük çocukların şımarıklığını da takınarak, pişkin pişkin, ağbime ve ablalarıma hitaben, kahvaltı sofrasında, “Eee, bugünler için büyüttük biz sizi, biraz da siz bize bakın bakalım,” derdi, “o kadar emek verdik, bu işler karşılıklı!”
Okulların kapalı olduğu yarı sömestr veya üç aylık yaz tatilinin bazı günlerinde babam, beni, paslanmış bıçakların, yamuk yumuk, eğri büğrü beton zemine yapışmış tabaka tabaka kirlerin, deri, yapıştırıcı ve ölmüş fare ve pas kokusunun, girişte tezgâh açmış balıkçının pişmiş balık kokusuyla karışıp üçüncü kata kadar ulaştığı, garip ve çekici bir nahoşluk duygusuyla örselendiğim, Kapalıçarşı çıkışının hemen yanı başındaki eski, tarihî küçük işhanındaki ayakkabı imalatının yapıldığı küçük ayakkabı atölyesine götürürdü; her sabah kahvaltı etmiş olmamıza karşın, her seferinde, girişteki seyyar poğaçacıdan poğaça alıp çay ocağından gelen çayları içmek, öğlenleri balıkçının ekmek arası yaptığı balıkları yemek, otobüslerle yolculuk -ama daha çok Kapalıçarşı’nın yürünerek geçişiyle başladığına inandığım- yeni ve tanımlamakta zorlandığım dünyayı da, babamı da tiksintiyle sevmeme neden olurdu.
Rüzgârın hüzünlü türküsünü dinleyerek uyumaya çalıştığım geceleri yatağımda, gözlerimi basık, havasız, küçük kulübelere, harabe yapılara benzeyen evimizin sararmış tavanlarına dikerek geçirirdim. Minik gece lambasının cılız ışığı duvarlara ve tavana vururdu; kirli, çürümüş yerlerde gölge oyunları oynardım; durmadan bozulan, biçimlenen, parçalanan ve bütünlenen karaltılar arasında seni arardım; bulamazdım.
Bir gece, Regaip Kandili’nde, ışıkları söndürüp henüz yatmıştık ki, mahallenin çocukları, ellerinde yanan bir mumla, ‘yağlı kapı, mumlu kapı’ yapmaya gelmişlerdi, durduk yerde para vermemek için, “Gecenin on ikisinde ne ‘yağlı kapısı’ymış bu böyle!” diye söylenerek yataklarımızdan çıkmamış, sessiz kalıp gitmelerini beklemiştik. Sünnet düğünümden kalma takı ve paralarla sınıf geçme hediyesi olarak alınan bisikletimi, eşikteki küçücük antreye dalgınlığıma gelip çekmeyip bahçede unutunca, çalmıştı çocuklar.
Ertesi günkü hafta sonu tatil sevincimi, kaygı dolu bir bekleyişle tamamlamıştım akşama değin. Babamın sabahsı işe giderken, sanki sorumlusu annemmiş gibi, “Hayatımda bunun kadar aptal bir çocuk daha görmedim!” diyerek sitem edişini, yatağımda gözlerimi hiç açmadan, uyuyormuş gibi yapıp korkuyla dinlemiştim. ‘Bir bisiklete sahip çıkmaktan acizmişim’.
Bahçede otururken, arkadaşlarımla sokakta oynarken, babamın dönüş ânını bekledikçe ve bekleyiş uzadıkça, sınıf öğretmenimizin beni dövdüğü o günü hatırlamış, ürperip durmuştum bütün gün; gün boyu mide bulantısı çekmiştim: Pembe çizgili yazı defterime, öğretmenimizin karatahtaya yazdığı harfleri geçirmeye çalışırken, beğenmediğim harflerden birini silip değiştirmek istemiştim, ama silgime yapışan kir, silmeye çalıştığım harfi ve sayfanın bir bölümünü kapkara kurşunkalem bulaşığına çevirmişti; öğretmenimiz yanıma gelip sinirli sinirli bana bakmış ve sonrasında dakikalarca ağlayacağım çok sert iki tokat atmıştı suratıma...
Hiçbir yerde görmediğim ve tanımadığım iri bir çocuğun cebimdeki bütün misketlere el koyup küfür ve hakaret etmesi gibi; ev içindeki bir miktar paranın kayboluşu ve ‘hırsız’ı bulmak için babam tarafından bizlere yönelik yapılan aşağılayıcı sorgulamalar gibi; ‘hıdrellez’de küçücük bir ateş yakarak üzerinden atlanılacak üç beş parça çalı için, kocaman bir adamın biz yaramazlara haddini bildirme isteğiyle yanıp tutuşup bizleri dakikalarca kovalaması gibi, birbirine benzeyen ve hep birileri tarafından ve her an için sanki tetikte bekletilen korku, incinme, ağlama ve yakarış dolu çığlıklarla çevrelenmiş anları, günleri, geceleri çağrıştırmıştı o günün akşamına dek babamın işten dönüşünü bekleyiş...
Az sonra dönecekti ve beni azarlayacaktı, küfredecekti, belki dövecekti...
O iri piç kurusunu belki sonraki günlerde de görecektim, yine misketlerime el koyacak ve hakaret edecekti...
Sonraki günlerimde öğretmenlerim -nasılsa bir bahanesini bulup- yine tokatlayacaklardı beni...
Ve ben, yine sana sığınacaktım Allahım, yine yedi kez Âyet-el Kürsî okuyacak ve yeni bir dilek daha tutacaktım...
Az sonra babam işten dönecekti; bana, “Hayvan herif, yarın karına nasıl sahip çıkacaksın!” diye soracaktı; ve ben, bu sorunun yanıtını hayatım boyunca, hiçbir zaman veremeyecektim; yaşamım hep bir şeylerimi çaldırmakla geçecekti belki...
“Sakın bana gelip beni sevdiğini söylemesin,” demişsin, “sakın gelmesin!” İyi ama kime gideyim, kime sığınayım, senden başka kimim var ki... Şimdi bu ateist halimle yedi kez Âyet-el Kürsî mi okuyayım; Âmener-Resûlü mü? Kime sığınayım? Hem babam da yok artık! Dua okusam, dileklerim kabul olur mu ki?
Yağmur öncesinin rüzgârlı günlerinde, gökyüzünde sonsuz bir devinimle ayrışıp toplaşmaya başlayan büyük beyaz bulutların kendiliğinden oluşturduğu, koca koca buz kütleleriyle masalsı bir buzul ülkesini andıran o sihirlerle yüklü -ve kendimce yaşanılabilir, sevgiye dayalı yaşamlar hayal ettiğim, içtenlikli senaryo ve diyaloglar yazdığım- yeni dünyamı seyrederdim saatlerce cam kenarında oturarak.
Talaşları ‘idareli’ kullanmak gerektiğinden, günün sadece belli saatlerinde yakılabilen talaş sobasının hepsi hepsi iki saatlik ve bir çırpıda kayboluveren sıcaklığına nispet yaparcasına, buzlarla kaplı masal ülkesi hep sıcak ve sevecen görünürdü gözüme...
Çünkü o ülkede kahramanlar vardı; birbirlerini kırmayan, birbirlerini incitmeyen, tutkulu sevdaların yaşanıldığı ve bütün umutların birbirine sevgiyle bağlanıldığı...
Yüzümü cama dayar, o uzak ve aslında bizlere hiç ait olmamış dünyaya ve o dünyanın kahramanlarına bakarak ağlarken gizli gizli, içimden çığlık çığlığa bağırırdım, ‘ne olur beni de alın yanınıza, ey kahramanlar’ diye, ‘ne olur, beni de alın’…
Mavinin bütün tonları ve siyah çiçeklerle bezeli tek parça elbisenle gizlemeye çalıştığın aksayan bacağın, benim ağlayan yüreğimdi aslında... Gözümün görebildiği ufukta minik bir nokta gibi beliren bedenin ve aslında hiç bilmediğin güzellikteki salınımınla, sıradan ve tekdüze evrenimi alt üst ederdin... Senin utancın, benim korkularımdı; hiç anlamadın. Ne beni kendi evreninin içine kattın, ne de o evrenin dışında bıraktın; yaşamım o günden beri hep ikiye bölünmüş olarak kaldı... Ama mavi ve siyah senin renklerindi, ne çabuk unuttum; mavi ve siyah senin renklerin; ve bu kentin renkleri...
Gündüzlerin eğreti ve kurşunî renklerini, soğuk ve ürpertici gecelerin sesleri çizerdi:
Sınıfların aşınmış tahta sıralarına yapışmış çirkin sarısı, yırtık ve yamalarla kaplı eski önlüklerin matlaşmış mavisi, evimizin duvarlarına bulaştırılan plastik boyanın uyumsuz şampanyası, gökyüzüne iliştirilen donukluğun ürkütücü kirli grisi ve insanların düşlerine katıştırılmış yalancı pembesi; gecenin lacivert boşluğunda yalnızlığını herkese duyurmak için çırpınan yaşlı ve kuru ağaçların çığlıklarının; evleri, yolları ve sokakları sertçe yalayan rüzgârın acı ve keskin ıslıklarının; ve çalınan, harcanan ucuz hayatlar için ağlayan yağmurun hüzünlü damlalarının sesiydi.
Hayat, sanki yağlıboya bir tabloydu da, gülen, ağlayan, konuşan, susan, tebessüm eden, müstehzi bakan ne kadar insan varsa içinde, bir an için gizli bir gücün etkisiyle, bu tablonun capcanlı renkleriyle birlikte aniden soluverir, boyaları ansızın akıverirdi.
Eski, tarihî işhanının üçüncü katındaki küçük ayakkabı atölyesinde, kokusunun diğer bütün nesnelere baskın çıktığı kahverengi, siyah, lacivert deriler ve paslı siyah bıçaklar arasında, sarımtırak yapıştırıcının iç gıcıklayan kokusunu burnuma çeke çeke, kirli haki çerçevenin tozlu, lekeli dikdörtgen camından dışarı bakarak oyalandığım tatil günlerimden birinde, bir gürültü kopmuştu sokağımızın başında; bağırtılar, çığlıklar ve ‘araba yok mu, araba’ seslerine doğru, babam ve iş arkadaşları beni içeride bırakarak koşmuşlar ve balıkçının gencecik oğlunun, kavga eden iki kişiyi ayırmak isterken, arada bıçaklanıp oracıkta ölüverdiğini öğrenmişlerdi çevre esnafından.
Hiçbir esnafın karışmayıp seyirlik bir eğlenceye dönüştürdüğü olayda, ölen genç çocuk için babamın bir iş arkadaşı, atölyede merakla beklediğim sırada yanıma gelip kendi kendine, ‘iyi oldu, her yere atlamasaymış pezevenk’ diyerek söylenmişti camdan dışarı bakıp acı acı gülümseyerek, ‘haktır böylelerine, iyi olmuş iyi’…
Tütün ve küf kokulu gecelerden, paslı metal tadında sabahlara uyana uyana akardı zamanım ve bütün çocukluğum; ama, içimdeki sonsuz maviliği kaplayan külrengi bulutları bir parçacık da olsa dağıtacak bir beklentinin sabrına yaslarken yüreğimi, o külrengi bulutları sevmenin ve çoğaltmanın çarelerine de tutunurdu ellerim...
Halbuki, acılarını acım, düşlerini düşlerim sayabilseydim, yaşama senin gözlerinle bakmayı da öğrenebilecektim... Olmadı... Babam öldü; annem öldü; sen de gittin...
(Bu Öykü, 2000 yılında, Nisan 1 dergisinin 2'nci sayısında Kerem Öz imzasıyla yayımlanmıştır.)
Ayhan Şahin
ayhsah@gmail.com