« Önceki |

3/3/2009

Tanrı'nın ölümü !

TANRININ ÖLÜMÜ !

 


Ve kandiller söner; Lübnanlı çocuklar ölür...

Göstermelik bir Fuad Sinyora hükümeti, ‘Kana katliamı’ sonrası kameralar karşısına geçip çaresizlik içinde, ağlaya ağlaya demeçler verir...

 

Ve kandiller söner;

kaburga kemikleri açlıktan dışarı fırlamış küçücük bir kız çocuğu yerlerde can çekişirken, yanı başında bir akbaba ve bir fotoğrafçı belirir;

o fotoğrafçı, o anda, bugüne dek görüp görebileceği ‘en çarpıcı’ kareyi yakaladığını düşünür;

açlıktan can çekişmekte olan kız çocuğu ile onun ölümünü bekleyen akbabayı aynı kare içine alıverir;

ve bir kilometre ötedeki Birleşmiş Milletler Yemek Kampı’na sürüne sürüne ulaşmaya çalışan Sudanlı kız çocuğunu kucaklayıp kampa götürmek yerine, çektiği fotoğrafı haber ajanslarına yetiştirebilmek için hızla aradan çekilir...

Ve kandiller söner; Tanrıyla aramızdaki mesafe derinleşir...

 

Dünyanın her yerinde savaş mağduru çocuklar için, ‘yaraları sarmak’ adına resim sergileri açılıp konserler düzenlenir; ‘bağışlar’ yapılıp vicdanlar ‘tazelenir’ ve ‘acıma’ duyguları harekete geçirilir; çünkü Tanrıyla arasına upuzun, sarsılmaz-devasa köprüler kuran ‘sevgisiz’ yürekler kan ve gözyaşıyla beslenir;

ve şiddet, ölüm ve yoksulluk, her dönem, her zaman gerekçelendirilir, ‘Hamas ya da Hizbullah’ denilir, ‘Taliban ya da El Kaide’ denilir, ‘bölgesel güç’, ‘terörist saldırılar’, ‘vaadedilmiş topraklar’ denilir; Sabra ve Şatilla mülteci kamplarına girilir ve masum iki bin kişi öldürülür;

ve rahleler konulur, Kur’an’lar açılır; dünyanın her yerinde savaş ve açlıktan ölenler, sakat kalanlar için dualar edilir;

oysa dünyanın her yerinde çocuklar, şiddetle ‘terbiye edilir’, en küçük bir yaramazlıkta bile anne-babaları tarafından öldüresiye dövülür*;

ve zihin gitgide bulanıklaşır ve gitgide bulanıklaşır ve gitgide bulanıklaşır;

ve Tanrıyla aramızdaki mesafe büyür...

 

İsrail bombalarına hedef olan Beyrutlu bebekler için üzülünür, ama Hizbullah füzeleriyle vurulan İsrailli minicik yürekler görmezden gelinilir;

ve rahleler üzerinde Kur’an’lar okunur, dualar edilir;

29 Temmuz 2006'da Sur kentinde doğup ‘gelecek güzel günleri vaat etsin’ diye adı Vaad konulan, savaşın orta yerinden Beyrut’a ve Kana’ya kaçırılan ve ‘Kana katliamı’na yakalanıp 7 Ağustos 2006’da anne kucağında ölen ve sadece on gün yaşayabilen o güzel bebek için dualar edilir;

ve masum bütün bebekler için günübirlik, gösterişli kampanyalar düzenlenir; yoksulların ‘utancı’nı paylaşmaktansa, zenginlerin ‘merhameti’ tercih edilir...

 

Ve ezanlar susar; dünya üzerinde 3 milyar nüfusa sahip 2 milyon çocuk, son on yılın savaşlarında ölür...

1 milyondan fazlası ailesini yitirir, 6 milyonu sakat kalır, 10 milyonu ruhsal travma geçirir;

200 milyonu mutlak yoksulluk düzeyinin altındadır ve 332 milyonu legal ağır işlerde çalıştırılır;

ve çocuklar, 85’ten fazla ülkede askere alınır, 300 bini hükümetler ya da gerillalar için silah kullanır...

Ve ABD’nin Körfez Savaşı’nda kullandığı uranyum yüklü bombalar nedeniyle Irak’ta o günden bugüne ‘doğuştan şekil bozukluğu’ vakalarına rastlanılır; savaş sonrası uygulanan 12 yıllık ambargonun faturası, yine 500 bin Iraklı çocuğun ölümüyle karşılanır...**

Ve ezanlar susar, rahleler devrilir...

 

Acınmakla yakınmak arasında geçer ömrümüz; ve rahleler koyar, Kur'an'lar açar, dualar ederiz...***

Savaş uçakları kentlerin üzerinden geçerken, silahlar patlarken ve bombalar düşerken binaların üzerine, yıkılan evler ve yakılan köylerimizden Tanrıyla aramıza, acılı gözlerimizden akan damlalardan oluşmuş okyanuslar koyarız; ve üzerine, betonlardan, çeliklerden, korkulardan ve kuşkulardan yapılmış köprüler kurarız; kan ve gözyaşından hissemize düşecek ‘payeler’ ararız;

ve belki de yaşamımız boyunca hiç karşımıza çıkmayan, bugüne dek görüp görebileceğimiz o en ‘çarpıcı’ kareyi yakalarız;

ama, o fotoğrafı çektikten sonra Sudan’daki büyük dramı başka ülkelere duyurabilmek için hızla oradan uzaklaşan, fotoğrafı New York Times’ta yayımlanan, Pulitzer Ödülü alan ve çektiği o kare sayesinde tüm dünyanın para ve yiyecek yardımı yapmasına sebep olan, ama Sudanlı o küçük kız çocuğunu akbabayla baş başa bırakıp kaderine terk eden Kevin Carter gibi mi davranırız;

yoksa, Amerikalı doktorların bulaşıcı hastalıklar konusunda uyardığı gazeteciler ve fotoğrafçılar gibi davranmayıp, bir an için bile tereddüt etmeden, hastalık kapma düşüncesini aklımıza bile getirmeden, fotoğraf sanatının büyüleyiciliğine aldırmadan, yanı başında ölümünü bekleyen akbabayı kovalar ve o küçük kız çocuğunu kucaklayıp Birleşmiş Milletler Yemek Kampı’na mı götürürüz;

yoksa bizi suçlayanlara karşı, kendimizi savunmak için, “Profesyonel fotoğrafçıyım, yardım görevlisi değil!” diyen Kevin Carter gibi, üç ay sonra depresyona girip, ‘ölmek üzere olan çocuklar peşimi bırakmıyor’ diye ardımızda bir not bırakıp intihar mı ederiz?

 

Ve ezanlar susar, Kur’an’lar düşer, rahleler devrilir;

Beyrut’ta kardeşlerimiz ölür, Kosova’da çocuklarımız travma geçirir;

ve Sudan’da açlıktan kaburga kemikleri yerinden fırlamış küçücük bir kız çocuğu can çekişir;

minicik bir melek, akbabayla baş başa bırakılıp kaderine terk edilir;

ve Tanrı kendini öldürür...

 


 

 

* “Dünya üzerinde her iki çocuktan birine şiddet uygulanmaktadır, en yaygın yöntem ise dayaktır.”

Çocuk Vakfı'nın ‘Risk Altındaki Dünya Çocukları Raporu’, İnsan Hakları Derneği haberi, 2002.

** “94'te 11, 2000'de 221, 2001'de 260 bebekte şekil bozukluğu vakalarına rastlanmıştır.”

Amerikalı yazar Timothy Appleby’nin The Globe and Mail adlı gazetenin internet sitesinde 13 Mart 2002 tarihinde yayımlanan “Iraklı Doktorlar Çocuk Ölümlerinden ABD’yi Sorumlu Tutuyor” başlıklı yazısı.

*** Nietzsche'ye göre ‘acıma duygusu’ nihilizmin temel argümanlarından biridir, yaşamı olumsuzlayan ve ruhsal çöküntüye neden olan bu argüman sayesindedir ki, Tanrı hiçleştirilir, ‘hiçlik sistemi Tanrısallaştırılır’.

 

Ekim 2007

 

Ayhan Şahin

ayhsah@gmail.com


1/3/2009

'Bin hüzünlü aşk'

'BİN HÜZÜNLÜ AŞK'


Onun, gizliden gizliye ruhunu yiyip bitiren öfkeli, sessiz çığlığıyla yankılanan o zifiri gözlerine bırakıyorum kendimi.

Ben, Alaaddin.

‘Kirli yüzlü melekler’le düşüp kalkan, kentin en akıl almaz yerlerine girip çıkan Alaaddin.

Aslında hiçbir zaman var olmamış ve gerçekte hiçbir vakit yaşamamış birisi.

 

Beni arayan bir kadını arıyorum; beni arama serüvenini, kendini arama serüvenine dönüştüren bir kadını…

Aslında hiç olmamış ve hiç yaşamamış birisi olarak, ‘yokluğu’ arayış serüvenini ‘varlığa’ dönüştüren ya da ‘varlığı’ ‘yokluk’ta arayan bir kadını arıyorum.

Ve onun, o simsiyah saçlarına düşürdüğü o kapkara yalnızlığının ardından gidiyorum; endişeli bekleyişlerin gölgelediği uçsuz bucaksız hayalleri ve durmaksızın içini kemiren umarsız isyanının ardından.

 

Ben, Alaaddin.

Onun sadık bir gölgesi olan Alaaddin.

Beni sur diplerinde, köprü altlarında, kuzguni gecelerde kuzguni geceler gibi güzel gözleriyle arayan bir kadını arıyorum; beni çamurlu virane sokaklarda, karanlık izbe yollarda karanlık yüzlü adamlar arasında, kalbindeki ‘bin hüzünlü bir haz’zın ağusuyla arayan bir kadını...

Ve onun sadık bir gölgesi olarak, soğumaya yüz tutmuş tutkular ve korkularla çevrelenmiş dudaklarından yansıyan o kırılgan gülüşünün ardından gidiyorum.

 

Adım, Alaaddin.

İçinde ‘binlerce hüznü barındıran bir aşk’la, onca tahribat ve onca yıkımı taşımaktan yorulmuş ruhumu -aklımı başımdan alacak bir tek gülüşü ve bütün ağrılarımı unutturacak bir tek bakışı için- şeytana satmaya dünden razı olmuş birisi.

Aslında hiç yaşamamış; hiçbir yerde bulunmamış, hiçbir şeyi ve hiç kimseyi aramamış birisi...

Onu arıyorum.

Ve bütün melankolik hallerimi bir kenara bırakıp, onun kederlerinden kendi kederlerime doğru akabilecek sonsuz ve upuzun bir yolculuğa çıkıyorum.

 

Onun, taştan duvarlarla örülmüş yüreğine hapsolan ve alttan alta, dalga dalga yayılıp sadece kendi duvarlarına çarpabilen ıslak, nemli soluğuna bırakıyorum sesimi.

Benim gibi ‘kirli yüzlü melekler’le düşüp kalkmış, kentin en akıl almaz yerlerine girip çıkmış o kadını arıyorum; ruhunda ‘binlerce hüznü barındıran haz’ları, ‘binlerce hüznü barındıran aşk’lar gibi taşıyan o kadını...

 

Ben, Alaaddin…

Aslında hiç yaşamamış ve gerçekte hiç var olmamış birisi…

Ve onun ardından gidiyorum; o olmazsa ben de olmam, biliyorum; aslında hiçbir zaman var olmamış ve yaşamamış o kadının ardından…

Adım, Alaaddin...

 

 

 

 ---------------------------------------------------------------------------------------------

 


* Bu metin, Hasan Ali Toptaş'ın Bin Hüzünlü Haz romanındaki Alaaddin karakterinden yola çıkılarak yazılmıştır.

 

 yeniyazı, Sayı: 3, Ocak 2008


Ayhan Şahin

ayhsah@gmail.com


28/2/2009

Cellatlar ve soytarılar

CELLATLAR VE SOYTARILAR


Ülkemsin…
Kubbeli camilerin gibi eşsiz, kurnalı çeşmelerin gibi çekicisin; sarp yamaçların kadar tehlikeli, sapa yolların kadar ürkütücüsün...
Katillerle kol kola girer, cinayetleri örtbas eder, objektiflere tebessüm edersin…

On yedi aylık bebeklerine defalarca tecavüz eder, üç dönem cumhurbaşkanlığı yapmış devlet adamlarını idamla yargılar, mahkeme kararıyla yaşı büyütülen on yedi yaşındaki çocuklarını ipe çekersin...

Sevgilimsin…
Işıklı caddelerinle, gölgeli vadilerinle benimsin; ve patolojik bir ilişki gibisin...
Ne seni tam anlamıyla sevmemize müsaade edersin, ne bırakıp gitmemizi istersin...
Aşk içre yaşar gibi, sürekli âşık olma eğilimi taşır gibi görünür, ama sadece ‘sevilmek’ istersin; ve daha çok sevilmek istersin; ve hep daha çok, hep daha çok istersin ve seni sevenlerin sevgisinden her zaman şüphe edersin; hiç güvenmez, hiç inanmaz, sadece kendini seversin...

Sevgilimsin…
Ruhunun en ücra köşelerine, köylerine, mezralarına okul, sağlık ocağı, hastane dikmezken, sadece ve ilk önce tutup bayrak dikersin; kendi kendini işgal, kendi ruhunu istila edersin ve her şeyi mutluluğumuz için, bizim refahımız için yaptığını söylersin...
Ve her şeyi simgelere, etiketlere, kodlara indirgersin;
başı açık kızlarını ‘çağdaş’, başı bağlı kızlarını ‘bağnaz’ addedersin; herkesi herkese düşman eder, insanların içine kin ve nefret tohumları ekersin;
ve aydınlarını, yazarlarını diri diri yakar, zindanlarında çürütür, işkence tezgâhlarından geçirirsin…

Sanki Shakespeare’in Kısasa Kısas adlı tiyatro eserindeki yaşama biçimlerine ‘dar’ gelen ‘Viyana Yasaları’yla yönetilirsin;
sanki katı yürekli, Vali Lord Angelo’nun ‘Vahşi kuşları ürkütmeli yasalarımız; tüneyeceklerse, korkuluklara değil, geleneklere tünemeyi öğrensinler’ düşüncesini bir çırpıda benimsersin;
ve cellatlarından aman diler, soytarılarından yardım dilenirsin; insanlarından soytarı yaratıp cezaevlerine atar ve soytarılarına cellatlık teklif edersin;
ve “Kötü biri olup da kanunları çiğnemek yerine, cellat olup kanunlara uymak daha iyiyse, kabul ediyorum!” diyen Soytarı’nın, ‘laf arasında’ Cellat’a söylediği şeyi, zihninin bir köşesinde her daim bekletirsin:
“Sıran geldiğinde, icabına bakmak bana düşerse, seve seve yaparım gereğini!”

Sevgilim ve ülkemsin…
Engin denizlerin gibi büyüleyici, yüce dağların gibi görkemlisin; tenha sokakların kadar şaşırtıcı, uçsuz bucaksız kıyıların kadar serinsin...
Ve doyasıya sevilmek istersin, ama bir türlü doymak bilmezsin, hep daha fazlasını ister, hep daha fazlasını istersin; ve her an için ihanete uğrayacağın kuşkusuyla hep tetikte beklersin ve en küçük ‘hata’yı bile affetmezsin...
Gencecik üç insanını darağaçlarına gönderir, başbakan ve bakanlarını ipe çekersin…
Terörü protesto eylemini ‘terörize eder’, dükkânları yağmalar, uzun saçlı ve küpeli genç erkeklerini linç etmeye yeltenirsin...

Ülkem ve sevgilimsin ve nefretin kıyılarında gezinirsin; ve en küçük ‘hata’yı bile affetmezsin;
toplumsal tabandan yoksun, küçücük bir misyonerlik faaliyetine bile en büyük cezayı verirsin, öldürmekle yetinmediğin genç bir adamın cinsel organını falçatayla yukarıdan aşağıya diklemesine kesip lime lime edersin...
Nasıl bir vahşeti büyütürsün koynunda ve nasıl bir şiddeti beslersin, belki ‘sen’ de bilmezsin...

Ülkemsin, sevgilimsin ve yüzde 99 Müslüman'sın;
Doğululara özenir, Batılılara öykünürsün;
ABD’yle sevişir, ama AB’yle flört edersin;
Doğuluları sever, Amerikalılar gibi yaşar, ama Avrupalı olmak istersin;
ve ‘dindar’ insanlarını inançlı, ‘serbest’ yaşayanlarını ‘dinsiz’ ilan edersin...

Sevgilimsin, ülkemsin ve yüzde 100 kimliksizsin ve seni seven herkesi cellada dönüştürürsün;
beş yaşındaki kızlarını açık kalan rogarların içine itersin ve gencecik çocuklarını dağlarına çekersin;
bir yaşındaki evladını ağladığı için vücudunda sigara söndürerek cezalandırır, on yedi aylık bebeklerine tekrar tekrar tecavüz edersin;
yüzde 99 Müslüman, ama yüzde 100 kimliksizsin...

Ülkemsin sevgili…
Ne sana duyulan sevginin ‘merkezi’ne çekersin, ne yörüngenin ‘dışı’na itersin…
Çünkü sürekli bir huzursuzluk hâli ve baştan başa bir tedbirsizlik şeklisin...
Acılı öykülerinle, hüzünlü türkülerinle benimsin ve patolojik bir rahatsızlık gibisin...

Sevgili ülkemsin…
Virane surlarınla, çiçekli dağlarınla ve rengârenk çarşılarınla benimsin...Ve kim olduğunu, ne istediğini hiçbir zaman bilmezsin...


Eylül 2007
Ayhan Şahin
ayhsah@gmail.com

27/2/2009

Gün'e ve kül'e

GÜN'E VE KÜL'E


Gün’e

 

Sonra kendime, kelimelerimden bir ‘sen’ yarattım; ve sana, esmer bakışlar, şefkatli sarılışlar, çocuksu utanışlar kattım...

Kelimelerimden kendime bir ‘sen’ yarattım ve ‘sen’den manasız kıskanışlar, arzulu uyanışlar, isteksiz ayrılışlar yaptım... 

Ve kelimelerimin arasına, senin kelimelerini kattım...

 

Sonra kendi kelimelerimle yarattığım ‘sen’den, senin kelimelerinden, sancılı ve ağrılı bir aşk yaptım; yani ‘sen’den ve senin kelimelerinden kendime, tutkulu bir dünya yaptım; ve kendi kelimelerimden sana virane, tahta köprüler uzattım...

Ve senin kelimelerin arasına, kendi kelimelerimi bıraktım; ıslak dokunuşlar, nemli okşayışlar ve melankolik bekleyişler kattım, buruk öpüşler ve tatlı ürperişler bıraktım…

 

Sonra kendi kelimelerimle yarattığım ‘sen’den ve senin kelimelerinden, ölçüsüz çıkışlar, anlık çekilişler ve anlamsız terk edilişler yaptım...

Ve ‘sen’den bana, senin kelimelerinden kurulmuş, altında dipsiz uçurumlar büyüten yıkık köprüler uzattım...

 

Şimdi ‘sen’ gidiyormuşsun...

Umurumda mı sanıyorsun...

Nasıl olsa bana ‘kelimeleri’ni bıraktın...

 

 

Gül’e

 

Arz'ın uçlarına çekildim ve hiçliği gördüm...

Herkesin çekip gittiği ve her şeyin bittiği yer burası...

 

Sordum Vaize: Âlemlerin Rabbi görmez mi beni?

Sordum: Âlemlerin Rabbi hiç işitmez mi?

“Yok,” dedi, “boşuna arama! Güneşin ardında yeni bir şey yok!”

“Yok,” dedi Vaiz, “bu kentte ruhuna dokunabilecek hiçbir şey ve hiç kimse yok!”

 

Arz’ın uçlarına çekildim... ve onu gördüm...

Ve anladım:

Meğer gül içinmiş bunca telaş... Gül içinmiş, gülün küle yakınlığı... Gül içinmiş meğer güle sebep ağrılar... Gül içinmiş, ruhumu çırılçıplak soyup Arz’ın uçlarından Arş'ın merkezine doğru yükselten zaman... Gül içinmiş bunca bekleyiş, bunca serzeniş...

 

Anladım:

Gül içinmiş, gülün güle uzaklığı...

 

 

Gece’ye

 

Seslerin ve kelimelerin arkadaşlığı bu...

Kelimelerin sesleri etkilediği, seslerin kelimeleri heyecanlandırdığı bir arkadaşlık...

 

Sesin kelimeye, “Çok yalnızım,” dediği; kelimenin sese, “Uzaklığımız bir cümlenin içindeki kelimelerin birbirine uzaklığı kadar,” diye yanıt verdiği bir arkadaşlık...

 

Seslerin ve kelimelerin her karşılaşmasında önce kendilerinden başladıkları, ama hangisinin hangisi olduğunu bilmedikleri upuzun bir cümle gibi; hep incitilmiş ve incitilme ihtimalini sürekli kalbinde saklı tutan mutsuz insanlar gibi; tedirgin...

 

Sesin kelimeye, “Masalın aslı budur,” dediği...

Kelimenin sese, “Hikâyenin aslı sensin,” dediği...

 

 

Ve Kül’e

 

Şimdi sana bir üçüncü kapı açıyorum:

Çünkü bazılarının tutkuları hep yarım kalır ve bazılarının öyküleri hep yarımdır... çünkü bazı insanlar endişelerinin kurbanı olur, bazılarının bütün bir yaşamı kuşkular üzerine kuruludur...

 

Şimdi sana bir üçüncü kapı açıyorum:

Bilindik dünyaların durağanlığından uzak; tanımsız-devingen hayatlara açılıyor o kapı... birbirine dokunmayan vakitlere, utanç ve pişmanlığı ağır bir zincir gibi sürüklemek zorunda kalmayacağın zamanlara açılıyor... edinilmemiş, acemi rollere; ayarlanmamış, şaşkın saatlere...

 

Şimdi bir üçüncü kapı açıyorum sana; ve hayata:

Mimiklerin ve jestlerin, bakışların ve gülüşlerin sahiciliğiyle örülmüş anları gölgeleyen sözcükler yok orada... imaların, ironilerin ya da kinayelerin hükmü yok...

 

O kapının ardında sen varsın... senin yalnızlığın... ve birbirinin yalnızlığına tutunmaya çalışan başkaları...

 

Şimdi sen bu satırları birleştirdiğinde, ortaya edebî bir metin çıktığını sanacaksın; ve sana bir üçüncü kapı açtığımı belki hiç anlamayacaksın...

 

Ama o kapıdan geçecek olan sensin; ardında seni bekleyen bir başka senle, kendinle buluşmak için... kendine dokunmak için...

 

Şimdi bir üçüncü kapı açıyorum sana:

Sadece sana...

Ve hayata...

 

Kuşak Edebiyat, Sayı: 1, Mart-Nisan 2008

 

Ayhan Şahin

ayhsah@gmail.com

26/2/2009

Halepçe'yle Bağdat arasında kalmak

HALEPÇE'YLE BAĞDAT ARASINDA KALMAK


Gördünüz; evlerin yakınından kamerayla görüntüler alıyordu bir helikopter, art arda fotoğraflarını çekiyordu oradakilerin; bir başka helikopterse rüzgârın yönünü tespit edebilmek için aşağıya kâğıt parçaları atıyordu.

Muhtemel bir Irak saldırısına hazırlıklı olan Nesrin ve ailesi, Halepçe’deki evlerinin sığınağına çekilmişti. İran-Irak Savaşı’nın sekizinci yılında, Iraklı peşmergelerin İran’la işbirliği sonucu çatışma sırasında askerlerini geri çekmek zorunda kalan Irak hükümeti büyük bir öfkeyle birazdan gelecekti.

Saat 11.00’i gösterirken bombardıman başladı ve 14.00’ü gösterirken bitti; sanki her şey, bir göz açıp kapama süresinden ibaretti.

Hava bombardımanından kurtulmalarını sağlayan sığınaklar, kimyasal gazlarla bir cehennem sessizliğine büründü.

16 Mart 1988…

Ve Halepçe’de beş bin Kürt öldürüldü.

 

Bombardıman seslerinin değiştiğini ve giderek patlamaksızın düşen metal parçalarını andırdığını duyan Nesrin, kokuların sırasıyla çöp-elma-yumurta kokusuna dönüştüğünü ve ilkin hayvanların öldüğünü, ardından gözlerinin yandığını ve ailesinin kusmaya başladığını ve bütün ailelerin rüzgâra ters istikamette koşmaya başladığını anlattı; yerlerden yükselen duman bulutlarını, yaprakların ağaçlarından birer birer dökülüşünü gördü.

Ve Halepçe Katliamı’ndan yaralı olarak kurtulan on bin kişiden sadece birisi olan Nesrin Abdülkadir Muhammed’in kendisiyle birlikte bütün ailesi kör oldu, kardeşlerinden beşi öldü…

Ve yıllar sonra kalbi delik olan ve sadece üç ay yaşayabilen bir çocuk doğurarak trajik serüvenini noktaladı.

 

Bir gece yarısıydı, gördünüz;

Halepçe katliamında kendi elleriyle sattığı ‘kitle imha silahları’nı 20 Mart 2003’te gerekçe gösteren, ‘uygarlık götürme’ iddiasında olan ABD ve yandaşları, Bağdat’a bombalar yağdırırken, tüm dünya ‘uluslararası sözleşmeler’in hükümsüzlüğünü öğrenmiştir;

beş yıllık süre içinde üç bin askerini kaybetmek pahasına Irak’ı aralıksız, gece gündüz bombalayan ‘koalisyon güçleri’, her üç dakikada bir kişinin ölümüne sebebiyet vermiştir; iki milyondan fazla insan iltica etmiştir;

savaş öncesi Ortadoğu’nun ‘gurur kaynağı’ Irak’ta ilk öğretime devam etme oranı % 75 iken bu oran % 30’lara düşmüştür; açlık ve sefalet yüzünden Iraklı çocuklar öğrencilikten dilenciliğe ‘terfi’ etmiştir.

 

Gördünüz; o gün orada, önce Bağdat düşmüştür ve o günden bugüne bir milyon kişi ölmüştür.

Ve niye Saddam Hüseyin'in ‘cezası’ Kurban Bayramı’nın ilk günü infaz edilmiştir; idam sehpasına kararlı adımlarla yürüyen o adamın şahsında bütün Müslüman âlemi mi ‘cezalandırılmak’ istenmiştir ve böylece Müslümanlara ‘uygarlık’ mı götürülmüştür?

Bildiniz; bir gece yarısı, ‘barbarlar’ın ‘uygarlığı’nı öğrendiniz.

 

Bir gün geri dönme ümidiyle eşini yanına alarak ‘sevgili ülkesi’nden ayrılan ve ayrılırken evinin en güvenli köşesine nikâh yüzüklerini saklayan Iraklı Osman el Safi’yi bilir misiniz?

Bağdat’la arasında ‘gizli bir bağ’ bulunduğuna ve o yüzüklerin ‘geri dönüşü’ simgelediğine inanan Osman el Safi, işgalden iki yıl sonra son duruma bakmak için tekrar Bağdat’a gider; binalar yıkılmış, evler harabeye dönmüştür ve Bağdat düşmüştür.

Yüzükleri sakladığı yerden usulca alır ve büyük bir düş kırıklığı içersinde cebine koyar; çünkü geri dönüş umudu çoktan bitmiştir.

 

İşte gördünüz; 13 askerimizin pusuya düşürülmesiyle başlayan süreç, Erdoğan Hükümeti'nin ‘sınırı, kapsamı ve zamanı kendisi tarafından belirlenmek üzere, Irak’taki PKK kamplarıyla mücavir bölgelere operasyon için TBMM’den izin talep etmesi’ ve bir yıl geçerli olacak ‘tezkere’yi Meclis Genel Kurulu’na getirmesiyle sonuçlandı.

Yine her zamanki gibi, sabrın sınırlarının ‘zorlandığı’ söylendi ve Kuzey Irak’a girildi.

Oysa daha iki ay öncesine kadar bize, Irak’a kesinlikle ‘girilmemesi’ gerektiği konusunda sert mesajlar verip ‘telkinler’de bulunan Amerikalılar, ne olmuştu da ‘itidal’ ve ‘soğukkanlılık’ önermekle yetinmişlerdi?

 

Mesela, masum Irak halkı ölmesin diye, Irak işgalinin ilk günlerinde, cezaevlerinde protesto eylemleri başlatan siyasi tutuklu ve hükümlülerin, istisnasız tümünün katıldığı açlık ve ölüm orucu grevlerine kimi Kürtlerin niye katılmadığının yanıtını bize kim verecektir; bu konuda niye ‘ikircikli’ bir tutum izlediklerini, ‘dışarı’da aktif olmakla ‘içeri’de pasif kalmanın getirdiği bir ruhsal hengâmede karışan zihinlerin sürekli olarak bir köşesinde sakladığı ‘yeni bir ülke’ ideali gerçeğini ne zaman, kim söyleyecektir; ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde yerini alabilmek için sabırla bekleyerek Halepçe’yle Bağdat arasında sıkışıp kaldıklarını, Halepçe’nin vebalini ‘sessiz kalarak’ masum Irak halkına ödettiklerini ve bizlere, bizim üzerimizden ‘Irak bataklığı’na sürükleme konusunda sayısız hesaplar yapılmadığını kim garantileyecektir.

 

Evet, bildiniz; Halepçe'nin acısını kalbimizde taşıyoruz…

Bağdat’ın hayal kırıklığını yüzüklerimizde saklıyoruz…

Ve ikisi arasında bir tercih asla yapmıyoruz...


Ekim 2007

Ayhan Şahin
ayhsah@gmail.com
www.kronikmuhalif.com



25/2/2009

Sana ve kainata dair

Sana ve kainata dair


Sonra sen, birdenbire susuyorsun... yeryüzünün bütün sesleri susuyor... nesneler ve canlılar susuyor... herkes ve her şey donup kalıyor... hayat ritmini yitiriyor...

Sen ne vakit sussan, sessizliğin ürperticiliğiyle çevrelenmiş koyu, yapışkan bir anafor bedenimizi sarıyor baştan başa; ve devinimsiz bir 'an'dan geriye, tatlı bir melankoli kalıyor ikimize...

Sen susuyorsun; kainatın bütün sesleri susuyor...


***

Sonra, apansız ve hiç sebepsiz ağlamaya başlıyorsun... ılık bir hüzün sağanağı süzülüyor kirpiklerinden...

İçimin izbe ve karanlık sokaklarında, yolunu kaybetmiş, evini bulamama korkusuyla dolu küçük bir çocuğun bütün tedirginliğini taşıyarak omuzlarımda, seslere tutuna tutuna, gözlerini arıyorum...

Sen ağlıyorsun; kainatın bütün dengesi bozuluyor...


***
Ansızın, gülmeye başlıyorsun; küçük bir kız çocuğunun şımarıklığını takınarak... yeryüzünün bütün nesneleri birbirine karışıyor; iç içe geçip durmaksızın yer değiştiriyorlar... koskoca kainat sanki lunaparka dönüyor... senin gözbebeklerinde atlıkarıncalar, zincirlisalıncaklar...

Ansızın, küçük bir kız çocuğunun bütün şımarıklığını takınarak, gülmeye başlıyorsun...
Benim kalbimde yıkılmış binalar, dağılmış sığınaklar...


***
Havalar soğumaya başlamıştı... Sonbahardı... Ne güzel, dedim içimden... yağmur sonralarının toprak kokusunu birlikte soluyacağız... ağaçların yapraklarından soyunuşunu birlikte izleyeceğiz...

Sonra kış gelecek... sonra ilkbahar... gökyüzünün kurşuni renklerini, karın yağışını, çiçeklerin insanı sarhoş eden kokusunu birlikte duyumsayacağız...

Ne güzel, dedim... sanki bütün mevsimler ona adanmış... sanki bütün kainat onun için yaratılmış...


***
Bir gece, kainata yazdım bunları... Sana değil, ona bir şey olmasından korkuyordum...


---------------------------------------------------------

... ve kainatın yok oluşu


“...Ve gökler ve yer ve onların bütün orduları itham olundu. Ve Allah yaptığı işi yedinci günde bitirdi... Ve Allah yedinci günü mübarek kıldı, ve onu takdis etti...”
(Eski Ahit / Tekvin / Bölüm II)

Başlangıçta gözlerinin ışıltısı vardı; başlangıçta sen vardın...
Sensiz geçen altı günümü yazdım:

Karanlık ışığı silmişti ve ışık karanlığa yenilmişti... Hiç mi aramaz gözlerimi, dedim, kendi kendime, hiç mi özlemez...
Akşam oldu... Sabah oldu...
Özlemedi... (Birinci Gün)

Gökyüzü baştan başa kan oldu; gözlerim baştan sona kan... Hiç mi düşünmez bu beni, dedim, hiç mi sevmemiş...
Akşam oldu... Sabah oldu...
Sevmemiş... (İkinci Gün)

Ve yeryüzü çatladı, ve toprak kurudu, ve bitkiler çürüdü, ve denizler kabardı ve taştı, ve yeryüzü boğuldu... Hiç mi acımaz bana bu, dedim, hiç mi aklına getirmez, hiç mi üşümez yüreği...
Akşam oldu... Sabah oldu...
Üşümemiş... (Üçüncü Gün)

Gün şerha şerha yarıldı, güneş parçalara ayrıldı, gökkubbenin ışıkları söndü; ve ay battı...
Ve alâmetler için, ve vakitler için, ve günler ve seneler için, ve senin için, ve ömrümü sana adamak için yaratıldım ben, dedim... ve duy beni, dedim, ve gör artık ey sevgili...
Akşam oldu... Sabah oldu...
Duymadı... (Dördüncü Gün)

Suyun altındaki canlılar öldü, balıklar öldü... yerin üstündeki mahlûkatın nesli tükendi, kuşların nesli bir bir tükendi... Zaman geçiyor, hayat bitiyor cânânım, dedim; bak, her şey gibi ömür de tükeniyor, dedim; dön artık cânânım, dedim, dön artık...
Akşam oldu... Sabah oldu...
Dönmedi... (Beşinci Gün)

Tüm olan biten iradem dışındaydı...
Aslolan yalnızlıkmış, dedim, kendi kendime, aslolan yoklukmuş...
Akşam oldu... Sabah oldu...
Aslolan yoklukmuş... (Altıncı Gün)

Sensiz geçen altı günümü yazdım;
yok olmuş bir kainatın parçasıyım şimdi... (Yedinci Gün)

 

Ayhan Şahin
ayhsah@gmail.com

09.10.2007

24/2/2009

Sınırda

SINIRDA



Tel örgüler ardındaki arazide gün devriliyor...

Suskunluğa gömülmüş kıraç tepelerde karanlık, tülden bozma bir yalnızlık gibi usul usul iniyor...

Ve Erbil’de akşam oluyor... 

Sınırdayız...

Dağların ve gökyüzüne yükselen dumanların üzerinden geçiyor helikopterler...

Skorsky’ler, F-16’lar, AVACS’lar...

Tanklar, uçaklar, zırhlılar... ve tel örgüler ardındaki kamyonlar...

Yığınaklar ve karakollar...

Üniformalı adamlar ve poşulu saldırganlar...

Silahlar, telsizler, gece görüş dürbünleri...

 

Sınırdayız...

‘Bölünmek’le ‘birleşmek’ arasında kaldık, ‘öldürmek’le ‘yaşatmak’ arasında; ‘sevmek’le ‘sevmemek’, ‘gitmek’le ‘kalmak’, ‘savaş’la ‘barış’ arasında...

Sınırda...

 

Gün, hüzünlü bir şarkının her yeri ve her şeyi kaplayışı gibi ağır ağır devriliyor Resulayn’da...

Habur’da tedirgin bir bekleyiş içinde kamyonlar... 

Süleymaniye’de akşam oluyor... 

Ve Hakkari’ye hüzün çöküyor... 

Çocuklar kilometrelerce yol yürüyüp ‘oyun oynar’ gibi mayınlar arasından geçiyor ve okula gidiyor...

 

Sınırdayız ve ‘sınırları’ ihlal etmekten çok korkuyoruz… Es kaza sınırlar kaldırılır diye, olur da bir gün tel örgüler yıkılır diye çok korkuyoruz... 

Hasan Ali Toptaş’ın Ölü Zaman Gezginleri’nde anlattığı, kimsesiz bir ihtiyar olan ve her gece ağlayan Yabu’ya benziyoruz; biricik kızı Gazel'i Suriye sınırındaki Resulayn’a kendi elleriyle gizlice kaçırıp gelin veren, eski kaçakçı Yabu’ya...

Ve her gece gözlerimizi Resulayn’ın ışıklarına dikip dikip şafak sökene dek sigara içiyoruz... Ve ağlıyoruz...

Eşimiz Yade’nin ölmeden önceki vasiyetini yerine getirebilmek için, ‘aklımızı’ kaybetmeyi bile göze alabiliyoruz…

“Üç gün sonra bayramdır, tel örgüye gitmeyi unutmayasın herif.” diye kendisine fısıldayan Yade ile yıllarca tel örgüdeki bayramlaşmaya gidip, biricik kızı Gazel’in çocuklarına her seferinde rengârenk hediye paketleri götürüp, birbirlerini ayıran ‘çizgiler’den bakarak hediyeleri sanki birbirlerine verir gibi karşılıklı ellerini havaya kaldırıp, “Hediyelerinizi aldık kurban.” diyerek, öpüşmeden, koklaşmadan ve sarılmadan gerçekleşen bayramlaşmalara katılan Yabu’ya benziyoruz…

Nereden bulabileceğini düşündüğü parasız pulsuz geçen üç günden sonra bir bayram sabahı, ‘şeker bile götürsem, nasıl olsa torunlarıma veremeden geri getireceğim’ diye düşünerek çöp bidonlarına koşan ve boş bir kutu bulup içine ot dolduran ve özene bezene saran Yabu’ya…

Ama o gün, o bayram sabahı, ilk defa, Suriye ve Türkiye sınırında yaşayanlar için hediyeleri alıp verme, karşılıklı bayramlaşma ve sarılıp kucaklaşma izni verildiğini bilmiyoruz...

 

Kimsesiz bir ihtiyar olan Yabu’ya öyle çok benziyoruz ki, bu yüzden her gece gözlerimizi Resulayn’ın ışıklarına dikip şafak sökene dek art arda sigara yakıp gizli gizli ağlamaktan ve aklımızı kaybetmekten başka bir seçeneği hiç düşünmüyoruz...

 

Sınırdayız...

Aklımız paslı bir bıçağa benziyor ve geleceğimiz ipotek altına alınıyor...

Ve ülkemiz usul usul kanıyor...

Dünya büyük bir savaş alanına dönüyor ve biz hasta ruhlu ‘büyük adamlar’ın oyuncağı haline geliyoruz...

Sınırdayız; ve çok korkuyoruz...

 

Ama, sevgiyle nefret arasında gidip gelmekten; acılardan mutluluğa varıp gelip geçmekten; tutkulardan arzulara, coşkulardan sevdalara ulaşıp çekip gitmekten çok yorgunuz...

Tel örgüler dibinde diz çöküp ‘karşı tepeler’den yükselen duman bulutlarına bakıp bakıp, bir ağlayıp bir gülmekten çok ama çok yorgunuz... 

 

Sınırdayız...

Ellerimizle ördüğümüz tel örgüleri kaldırmadığımız sürece ‘burada’yız...

Korkularla çizdiğimiz ‘çizgileri’ aşmadığımız sürece ‘burada’yız...

Birbirimizi sevmediğimiz ve birbirimize dokunmadığımız sürece, basit ve gündelik kaygılardan sıyrılmadığımız sürece ‘burada’yız...

Ruhumuza yığdığımız o metalik görüntülerden kurtulmadığımız, kalbimize sakladığımız o kurşuni seslerden vazgeçmediğimiz sürece ‘burada’yız... 

Sınırda... 

 

Gün, hüzünlü bir şarkının her yeri ve her şeyi kaplayışı gibi ağır ağır devriliyor Şırnak’ta...

Skorsky’ler, F-16’lar, AVACS’lar...

Yığınaklar, karakollar...

Tanklar, uçaklar ve tel örgüler ardındaki kamyonlar...

Üniformalı adamlar ve poşulu saldırganlar...

Silahlar, telsizler, gece görüş dürbünleri... 

 

Sınırdayız...

‘Bölünmek’le ‘birleşmek’ arasında, ‘öldürmek’le ‘yaşatmak’ arasında, ‘sevmek’le ‘sevmemek’ arasında... 

Sınırdayız dostlarım...

Tam sınırda...

 

 

Kasım 2007


Ayhan Şahin

ayhsah@gmail.com

 

23/2/2009

Bir yalana tutunmak

Bir yalana tutunmak

 

Bitimsiz bir 'boşluğa' akan, tahripkâr düşlere payandalanmış bir 'duygu seli'ne kapılmıştı ruhumuz; ve başka başka 'yüzler'le yaşamaya başlamıştık zamanı.

Ondandı, 'ayna'daki yüzü sevmememiz ve 'aynalar'dan nefret etmemiz; yıkıcılığımızın içedönük değil de, dışadönük olması, ondandı.

 

Nereye gidersek gidelim, ne kadar kaçarsak kaçalım 'gözlerimiz'den, bir şiirin ince ince işlenmiş ritmik dizeleri ya da bir yazının ustalıkla yan yana getirilmiş akıcı ve büyüleyici sözdizimleri gibi kuramıyorduk işte hayatı; bir 'hiç' olduğumuz duygusu, her defasında, döne dolaşa, yine gelip buluyordu bizleri; ve her defasında biz, zedelenmiş varoluşumuz temelden çökmesin diye, bıkıp usanmadan, yeniden sayısız, dünyevi ve küçücük, bir ya da birkaç yalana tutunuyorduk.

Bir ya da birkaç yalandan diğerine ve bir başkasından ötekine geçerek, çiçek tozları gibi dağılıp durmaksızın yer değiştiriyor, varoluşumuza abartılı nicelikler yüklüyor, önemsenmek ve ciddiye alınmak istiyorduk; 'vezir olmak'la ‘vezire yakın durmak' arasındaki ayrımı kendi ellerimizle sildiğimiz gerçeğini unutup bilinçaltımıza ittikçe, tekrar tekrar, 'vezir olma'nın erdemini anlatmaya koyuluyorduk...

Bir yalana 'tutunuyor', ama o yalanla 'yaşamaya' yanaşmıyorduk...

 

Maksim Gorki'nin 'Boleslov' adlı öyküsünün kadın kahramanı Bayan Théresa'yla belki bir 'akşam yemeği' yemeyi göze alabilirdik, belki birlikte 'bir filmi izlemeye' gidebilirdik, ya da tüm hayatı boyunca kendisini hiç kimsenin sevmemesine karşılık imgeleminde oluşturduğu çiçeklerle bezeli uçsuz bucaksız 'sevgi bahçesi'nde 'gezinip' onun için 'ağlayabilirdik'; ancak sonsuza dek 'o bahçe'de kalmaya gönlümüz razı olmazdı, üstelik tahammül de edemezdik...

İri yarı gövdesi ve çirkin yüz hatlarıyla, odasına uğradığı üniversiteli genç üzerinde önyargılı bir intiba bırakan Bayan Théresa'nın, kafasında yarattığı ve adını Boleslov koyduğu, onu seven ve koruyan, sıcak, sevecen ve duygulu bir genç adamın yaşadığına inanması, yaşamıyorsa bile yaşaması gerektiğini düşünmesi, ve okuma yazma bilmediği için, "Okullu! Benim için sevgilime bir mektup yazar mısın?" diye sorması, belki duygulandırabilirdi bizleri;

on beş gün sonra da, "Bir arkadaşım var, adı Boleslov! Théresa adında bir de sevgilisi var, onun için de bir mektup yazar mısın, okullu?" demesi üzerine, öğrencinin, onu azarlayarak, "Bunların hepsi uydurma! Boleslov diye birisi yok! Bir daha odama gelme!" yanıtına hüzünlenebilirdik;

odadan çıkıp kendi odasına koşarak giden Bayan Théresa, vicdan azabı çekerek ardından gelen öğrenciye, hıçkırıklar içerisinde, "Gerçek veya değil! Ne fark eder ki! Sana yazdırdığım mektuplarla, Boleslov'la karşılıklı mektuplaşmamızın kime, ne zararı var ki?" demesine şaşırabilirdik;

ve o günden sonra, kendisinin söyleyip öğrencinin yazdığı, Théresa'dan Boleslov'a sevgi dolu, Boleslov'dan Théresa'ya şiir yüklü mektuplaşmalara, sanki gerçekten Boleslov'dan geliyormuşçasına dinleyip ağlayan Bayan Théresa'nın yazgısına, içimiz burkularak lanet edebilirdik; ama üç ay sonra, 'birileri' tarafından 'bir yerlere' götürülüp kendisinden bir daha haber alınamayan yazgısına sarılamazdık...

 

Bir ya da birkaç yalana tutunarak, devingen kimliklerimizi bâki kılma çabamız, bitimsiz bir boşluğu doldurmaya yetiyormuş gibi gözüktükçe, kendi yüzümüzden başka her yüzü denemeyi, değiştirmeyi alışkanlık edinebilirdik; yetmediğini her görüşümüzde de, denemediğimiz yeni yeni yüzleri deneyebilirdik...

İçimizdeki 'boşluğu', dışımızdaki 'hiçlik'le doldurmaya çalışabilirdik...

Sayısız yalanla, sayısız ve geçici 'dünyalar' kurup, hiç vakit kaybetmeden en kısa zamanda bozabilirdik...

'Hiçbir şey' ve 'hiç kimse' olduğumuzu kendi kendimize itiraf etmediğimiz sürece, Bayan Théresa'yla 'bir akşam yemeği'nin de, 'bir sabah kahvaltısı'nın da ne sakıncası olabilirdi ki...

Bir yalana tutunmak varken, bir yalanla yaşamayı asla tercih etmeyecektik...

 

 

Bu metin, Şubat 2008'de yayın hayatına başlayan iki aylık edebiyat dergisi Hariçten Gazel'in "Tutunamayanlar" dosyasında yayımlanmıştır.

Ayhan Şahin

ayhsah@gmail.com

 

22/2/2009

Yeraltı öyküleri

YERALTI ÖYKÜLERİ

Biri, herhangi bir tuşa bastı. Bir şey, anlamlandıramadığım şeyleri çağrıştırdı; tek solukluk, bir çırpıda söylenebilecek o tümceyi tekrar bilince çıkardı. Her seferinde, tümcenin algılanımıyla gerçeklik arasındaki ayrımı derinleştiren renkte bir tınıydı bu.

Hayatım boyunca hiç görmediğim, tanımadığım yüzler, içimdeki piyanonun tuşları üzerinde gezindi. Hayatım boyunca hiç bilmediğim şeyler -en olmadık anlarda- içimdeki piyano tuşlarına sırasıyla dokundu; belli aralıklarla, değişen devinimleriyle.

 

Beynim döne döne büyüyen, büyüdükçe parçalanan, dağılan koca bir fotoğraf karesinin hacmiyle sınırlı. Bölünerek çoğalan acılar ırmağından avuç avuç su alıp yüzüme çarpıyor simsiyah gülüşlü birileri karanlık elleriyle.

İçine girip yıkanmayacağım bu aşağılık ırmakta, inat ettim.

“Ay öyle mi, çok üzüldüm, elimden ne gelirse yaparım, hiç çekinmeden söyle!” demişti yapmacık sesiyle, kırılan çizgilerde hatlarını aradığım, varla yok arası gidip gelen yüzünü bulmaya uğraştığım saygıdeğer bir bayan arkadaşım.

Yalana bak! Lan sen kimsin! Ne diye üzüleceksin! ‘Yapabileceğim bir şey varsa’ ne demek! Herkesin her konuda yapabileceği bir şey vardır; ‘hareket her şeydir, söz hiçbir şey’.

Ben yemem, bari bana yapmasanız bu ayakları...

 

Işıltılı gözleriyle dalga dalga kıyılarımı döven birilerini almalı, hafızamın başköşesine oturtmalıyım. Gülmekten yerlerde sürünürken, “Bunu ne diye anlattın ki şimdi sen?” diyen birilerini... Evet evet, “Önceki şeyle arasında nasıl bir bağ var, anlayamadım?” diyen birilerini... “Diyalektik yavrucuğum, diyalektik; bunda anlaşılmayacak bir şey yok!” dediğim birilerini…

“Eh artık yemeğimizi yedik, daha gidip güldüreceğimiz, güldürürken çayını kahvesini içeceğimiz ve onların ancak ay sonunda uyanabileceği yığınla insan var.” dediğim birilerini hatırlamalıyım...

Ya da, ‘Beethoven’ın en bilinen senfonisini bizim için mırıldanır mısın’ sorusuyla karşılaştığımda sapına kadar çuvallayacağım günlerden bir esinti...

‘Ben entelektüelim’ dercesine, okul çantasından logosu gözükecek şekilde hafif ucunu çıkarttığı entel gazeteli, fizikli, güzel, esmer kızın gözlerinin içine baka baka, “Sen Beethoven’ın on birinci senfonisini dinledin mi?” gibi komiklikler...

“Aaa, dinlemedin mi! Neyse, çok büyük kayıp değil, zaten hepsi hepsi dokuz senfonisi var adamcağızın...”

‘Çok mu kültürlüyüm! Kim? Ben mi? Hass.ktir...’

 

Güneş başka türlü bir hal aldı sanki biz ücretliler için çalışmanın yeni yeni başladığı şu saatlerde.

Oysa daha birkaç saat öncesinde, değişen bir şey yok dercesine, alışılagelmiş dinginliğiyle göğe yükseliyor, tekdüzeliğin sembolüymüşçesine yüzümüze gülümsüyordu.

Şimdiyse tüm sıcaklığını içimi saran tatlı ürperişlere dönüştürerek bir yığın hatırlatma yapıyor caddenin yanı başında bekleşen insan kalabalığı arasında yapayalnız yalınlıkta göğsümü ona sunmuşken; bir ânı, bir rengi, bir biçimi, bir boşluğu; veyahut, birbirine dolaşarak karışmış iplik yumağını andıran şeyler tadında ne varsa, onu...

 

Az önce tüm Güzeltepelilerin her sabah mecburi istikamet olarak gördükleri yokuştan yukarı tırmanmıştım.

Bitiminden sonra başlayan düz dar yol, yeni bir çalışma gününe hazırlıksız ayakları, beşer-onar dakikalık aralarla kalkan otobüs durağına götürüyordu; son durağa.

Bir yığın genç insan, kızlı erkekli; bir yığın tanıdık, bir yığın anlamsız, aptal kalabalık.

Ne diye başımı ağrıtacaktım ki.

Bir çırpıda bitirilecek bu kısacık düzlük, durağa değin iki kat mesafelik bir eğimle sonlanırdı; dar düzlüğün sonundaki -eğimin başlangıcı da denilebilecek- sağ kolda, ara sıra kapı önüne hasır tabureleri çıkararak arkadaş grubumuzla çay içerek gölgelendiğimiz, geyik muhabbet yaptığımız ya da ciddi şeyler konuştuğumuz, kimi zaman satranç oynadığımız, bize yaraşır kalitedeki üçüncü sınıf kahvemiz vardı.

Çaprazına düşen hafif rampalı soldaki yol, kuru kalabalıkla beni ayrıştıran tek güzergâhtı sanki. Orası yol ayrımıydı ve ben az önce oraya sapmıştım fuzuli diyaloglara ‘eyvallah’ çekmemek için. Yalnız kalmalı, kendimi dinlemeliydim; hiçbir şeyime ortak olmamalıydı andavallar; ne acılarıma, ne de anılarıma...

Kafamı önüme eğmiş, sağıma soluma bakınmadan, uçarcasına geçmiştim o yoldan, olur da biri görür, sevecen gözlerle, sımsıcak bir ‘günaydın der’ tedirginliğini omuzlarımda taşıyarak...

 

Kıvır kıvır saçları; koca kulaklı, sempatik, güler yüzlü delikanlı, marifetmiş gibi karşıma dikilmiş, bir kızla uzun uzun yaptığı telefon görüşmelerinden kesitler sunuyor; ‘gizli bir hayranı mıymış neymiş’...

Kız görüşmek istiyormuş da, o görüşmek istemiyormuş. ‘Böyle daha heyecanlı abi.’

Bana bunları anlatan yelkenleri suya inik dallama, morali bozuk olduğu anlarda, kızcağız kendisini telefonla arayınca ‘yok’ dedirtiyormuş annesine.

Şahsımı zerre ilgilendirmeyen bu gerzek muhabbetin o dakikadan itibaren ilgi alanıma gireceğini tahmin etmemiş olmalı.

“Hemen kaybol karşımdan, yoksa hayatın boyunca hiç duyamayacağın en orijinal küfürleri etmekten kendimi alıkoyamayacağım.”

Ben onun benim yanıma niye geldiğini, ne diye ha bire bir şeyler anlattığını, sorduğunu bilmiyor muyum sanki.

Koca kafalı dangozun birinin, evimize gelir gelmez, ilk elden, babamı inceden inceye masuraya dolamasına benziyor.

Dayanamamış, zıvanadan çıkmıştım: “Babamla kafa yapma! Oyarım anam avradım olsun! Adam gibi sohbet ediyorsan et-”

Nevrim dönünce karşımdakini nasıl aşağıladığımı, ne kadar ilkelliği varsa suratına nasıl çarptığımı, benimle tanışan her ukala bilir.

“Kendinizi çok akıllı sanıyorsunuz di’mi! Dışınızdaki herkesin bilincini, yarım aklınıza bakmadan derecelendirmeye kalkıyorsunuz. İnsanları küçümseme, hafifseme hakkını size kim veriyor! Siz statik beyinler, insan bilincini hiyerarşik bölümlere ayırmadan önce kendi bilincinizde oluşan çarpılmalara bir bakın; bakın ki, yaşamın devimsel yanına, eytişimsel yönüne angaje olamayan kafalarınız bir nebze olsun insanî olana yakınlaşsın. Verili ayrık bilinçlerden birinin, bir diğerine üstünlüğü söz konusu olamaz; farklılıkları içersinde kavramadığınızı sakın söylemeyin. Ayrıca bağımlılık ilişkisinin dönüştürücü karakterini kendi öznelliğinizle sınırladığınızdan bile bihabersiniz. Öznesi olmak şöyle dursun, siz ilişkilerin nesnesi bile olamazsınız. Ayılar bile altı ay uyuyup sonra uyanıyor-”

 

Caddenin kıyısındaki otobüs durağındayım içâlemimin duygu dağınıklığıyla.

Düşünce koridorlarımda sendeleyerek yürümekteyim.

‘Bu işyerinde daha ne kadar çalışmak zorunda kalacağım’ diye sormaktayım kendime; ‘daha ne kadar’.

Keşke bir alternatifim olsaydı da basıp gitseydim; alternatif insanlar, alternatif ilişkiler...

İnsana göstermelik saygı duyan, yalancıktan sevgi seline kapılmış bu insanları sevmiyorum. Ben onlara ait değilim, ben oraya ait değilim. Belki de hiçbir yere ait değilimdir. Aidiyet sorunu olanlarla konuşmaktan da nefret ediyorum; sanki bir tek bana özgü şeylerden bahsediyorum da, her cümlemden sonra hayrete düşüyor avanaklar.

Kimsenin hikâyesi umurumda değil artık; hiç kimsenin yaşantısıyla ilgili sorular sormuyorum, eşelemiyorum, çözmeye çalışmıyorum; canları cehenneme.

Hume’a hak veriyorum; “En diri düşünce, en sönük duyumun altındadır.”

Neden her yaşanan “sS” kuralına uygunluk arzediyor...

‘Küçük s’i kimse yaşayamıyor; kendilerini kandırıyorlar, aslolan ‘büyük S’...

Bunu kendilerine itiraf etseler sanki hayatlarında bir değişiklik mi olacak!

Yok; bir şey olacağı da yok!

 

Biri, herhangi bir tuşa bastı. Bir şey, anlamlandıramadığım şeyleri çağrıştırdı; tek solukluk, bir çırpıda söylenebilecek o tümceyi tekrar bilince çıkardı: “Baban öldü!”

Her seferinde, tümcenin algılanımıyla gerçeklik arasındaki ayrımı derinleştiren renkte bir tınıydı bu: “Baban öldü!”

Babam öldü, biliyorum; ama bu eziyet daha ne kadar sürecek onu bilmiyorum.

 

 

Bu yazılar, iki aylık edebiyat dergisi Haliç Edebiyat'ın 1998 tarihli 6. sayısında Selim Gül imzasıyla yayımlanmıştır.

 

Ayhan Şahin

ayhsah@gmail.com

 

21/2/2009

Tek renk, bir ses

TEK RENK, BİR SES

 

Tütün ve küf kokulu gecelerden, paslı metal tadında sabahlara uyanırdım. Sen yoktun.

Gün henüz ışımamış olurdu; kirli, yapışkan yoksulluklara açılırdı gözlerim.

Anadolu’dan İstanbul’a göç etmiş birinci kuşaktan olan annem ve babamın, akrabaları yardımıyla inşa ettiği iki küçük odalı evimizin bir odasında, ağbim ve ablalarımla beraber uyuduğumuz yer yatağından kalkıp kenarları eprimiş, soluk, çiçekli perdemizi hafifçe aralar, paket taşlı sokağımıza bakardım: Alacakaranlık, sokak lambasının ışığında masmavi dururdu; ışığın düşmediği yerlerde mavilik, koyu lacivert bir boşluğa dönüşürdü.

Ağbim ve ablalarımı uyandırmamak için, her sabahki gibi, sessizce hareket ederdim, perdeyi kapatıp gün ışıyıncaya dek, tekrar yanlarına usulca yatıp gözlerim açık beklerdim.

 

Zifiri karanlığa, matlaşmış bir sarılık yayılırdı dalga dalga; gün ağarmaya başlardı: Evimizde barınan ne kadar fare ve hamamböceği varsa, korkuyla yuvalarına kaçışırdı.

Zaman aynı zamandı, mevsim aynı mevsim:

gökyüzünün masmavi boşluğunu külrengi bulutlar kaplardı;

keskin, tiz sesiyle rüzgârın acılı resitalini dinlerdim;

ağaçların kurşunî bir yalnızlığa soyunurdu gözleri, yaprakları ürpertiyle süzülerek dökülürdü dallarından; sen yoktun.

 

İsmimi heceleyerek söyleyişin geliyor aklıma, sanki heyecanlanıyormuş gibi telaffuz ediyorsun ismimi. Niye her seslenişinde geçmişime, her heceleyişinde çocukluğuma çivileniyorum kollarımdan; niye?

 

Herkesten önce uyanan babam, her seferinde dürtükleyerek uyandırırdı annemi uykusundan: “Kalk kadın kalk, sobayı yak!”

Bütün gece birbirlerine sarılarak ısınmaya çalışan biz çocuklarını soğuktan koruyabilmek için annem, akşamdan ayaklarıyla çiğneyip sıkıştırarak talaş sobasına koyup hazırladığı talaş kovasını tutuşturur, titreye titreye kahvaltı sofrasını hazırlardı; küçücük bir buzhaneyi andıran sofaya yayılan sıcak hava dalgasıyla soğukluk kırılınca, okula ve işe gidecek bizleri ve babamı kaldırırdı yatağından; hepimiz besmeleyle kalkardık, güne dualarla başlardık.

 

Sofraya bağdaş kurarak oturur, akşamdan kalma çayı içerek, sobanın üzerinde kızaran dilimlenmiş bayat ekmeklere, küçük bir tasa bandırdığımız ufacık ekmek parçasıyla sürdüğümüz zeytinyağı ve beyaz peyniri kahvaltı niyetine yerdik.

Babam, sövgülerle karışık, kesik kesik öksürerek sofraya otururken, annem, babamın uç uca ekleyip içtiği sigaraları kastederek, alçak sesle söylenirdi: “İçmesen olmaz sanki şu zıkkımı!”

 

Ne gariptir ki, aşkı, yanlış tanımlamalar ve savruk cümlelerle yaza boza oluşturarak çirkin karalamalara dönüştürdüğüm günlerde çıkmıştın karşıma; ve her seferinde yanı başımda bulduğum, çocuksu güzellikteki yüzündü sanki tanımsızlıkları simgeselleştiren.

 

Bahçe kapısından sağ adımla çıkar, gökyüzünün ağlayan yüreğine bakardım buğulu gözlerle. Elimdeki naylon poşet içindeki ders kitaplarımla okulumun yolunu tutardım kalabalığı izleyerek. Avurtları çökmüş yüzler, yorgun, yarı uykulu gözler görürdüm: Ellerinde sefertaslarıyla işçiler, benim gibi lastik çizmeleriyle avunan küçük öğrenciler, sırtındaki boya sandığını taşımakta zorlanan boyacı çocuklar görürdüm.

Naylon poşetimi kenara koyup minicik ellerimi gökyüzüne kaldırır, o günün güzel geçmesi için, her günkü gibi, yedi kez Âyet-el Kürsî okurdum; senin için, kendim için, bütün mutsuzlar için.

 

Babam çalıştığı işyerinde ‘parçabaşıcı’ydı, yaptığı iş kadar para alırdı; bu yüzden sadece yılın belli aylarında haftanın altı günü düzenli, bazı aylarında ise haftanın birkaç günü -ve düzensiz- çalışırdı, yılın belli aylarında da, demesine bakılırsa, hani neredeyse, ‘piyasa tümden duruverirdi’.

Çalışmadığı zamanlar, çocuklarının büyümüş ve her birinin bir fabrika ya da atölyede çalışıyor olmasının verdiği gönül rahatlığıyla, yüzüne utancını gizlemek isteyen küçük çocukların şımarıklığını da takınarak, pişkin pişkin, ağbime ve ablalarıma hitaben, kahvaltı sofrasında, “Eee, bugünler için büyüttük biz sizi, biraz da siz bize bakın bakalım,” derdi, “o kadar emek verdik, bu işler karşılıklı!”

 

Okulların kapalı olduğu yarı sömestr veya üç aylık yaz tatilinin bazı günlerinde babam, beni, paslanmış bıçakların, yamuk yumuk, eğri büğrü beton zemine yapışmış tabaka tabaka kirlerin, deri, yapıştırıcı ve ölmüş fare ve pas kokusunun, girişte tezgâh açmış balıkçının pişmiş balık kokusuyla karışıp üçüncü kata kadar ulaştığı, garip ve çekici bir nahoşluk duygusuyla örselendiğim, Kapalıçarşı çıkışının hemen yanı başındaki eski, tarihî küçük işhanındaki ayakkabı imalatının yapıldığı küçük ayakkabı atölyesine götürürdü; her sabah kahvaltı etmiş olmamıza karşın, her seferinde, girişteki seyyar poğaçacıdan poğaça alıp çay ocağından gelen çayları içmek, öğlenleri balıkçının ekmek arası yaptığı balıkları yemek, otobüslerle yolculuk -ama daha çok Kapalıçarşı’nın yürünerek geçişiyle başladığına inandığım- yeni ve tanımlamakta zorlandığım dünyayı da, babamı da tiksintiyle sevmeme neden olurdu.

 

Rüzgârın hüzünlü türküsünü dinleyerek uyumaya çalıştığım geceleri yatağımda, gözlerimi basık, havasız, küçük kulübelere, harabe yapılara benzeyen evimizin sararmış tavanlarına dikerek geçirirdim. Minik gece lambasının cılız ışığı duvarlara ve tavana vururdu; kirli, çürümüş yerlerde gölge oyunları oynardım; durmadan bozulan, biçimlenen, parçalanan ve bütünlenen karaltılar arasında seni arardım; bulamazdım.

 

Bir gece, Regaip Kandili’nde, ışıkları söndürüp henüz yatmıştık ki, mahallenin çocukları, ellerinde yanan bir mumla, ‘yağlı kapı, mumlu kapı’ yapmaya gelmişlerdi, durduk yerde para vermemek için, “Gecenin on ikisinde ne ‘yağlı kapısı’ymış bu böyle!” diye söylenerek yataklarımızdan çıkmamış, sessiz kalıp gitmelerini beklemiştik. Sünnet düğünümden kalma takı ve paralarla sınıf geçme hediyesi olarak alınan bisikletimi, eşikteki küçücük antreye dalgınlığıma gelip çekmeyip bahçede unutunca, çalmıştı çocuklar.

Ertesi günkü hafta sonu tatil sevincimi, kaygı dolu bir bekleyişle tamamlamıştım akşama değin. Babamın sabahsı işe giderken, sanki sorumlusu annemmiş gibi, “Hayatımda bunun kadar aptal bir çocuk daha görmedim!” diyerek sitem edişini, yatağımda gözlerimi hiç açmadan, uyuyormuş gibi yapıp korkuyla dinlemiştim. ‘Bir bisiklete sahip çıkmaktan acizmişim’.

Bahçede otururken, arkadaşlarımla sokakta oynarken, babamın dönüş ânını bekledikçe ve bekleyiş uzadıkça, sınıf öğretmenimizin beni dövdüğü o günü hatırlamış, ürperip durmuştum bütün gün; gün boyu mide bulantısı çekmiştim: Pembe çizgili yazı defterime, öğretmenimizin karatahtaya yazdığı harfleri geçirmeye çalışırken, beğenmediğim harflerden birini silip değiştirmek istemiştim, ama silgime yapışan kir, silmeye çalıştığım harfi ve sayfanın bir bölümünü kapkara kurşunkalem bulaşığına çevirmişti; öğretmenimiz yanıma gelip sinirli sinirli bana bakmış ve sonrasında dakikalarca ağlayacağım çok sert iki tokat atmıştı suratıma...

Hiçbir yerde görmediğim ve tanımadığım iri bir çocuğun cebimdeki bütün misketlere el koyup küfür ve hakaret etmesi gibi; ev içindeki bir miktar paranın kayboluşu ve ‘hırsız’ı bulmak için babam tarafından bizlere yönelik yapılan aşağılayıcı sorgulamalar gibi; ‘hıdrellez’de küçücük bir ateş yakarak üzerinden atlanılacak üç beş parça çalı için, kocaman bir adamın biz yaramazlara haddini bildirme isteğiyle yanıp tutuşup bizleri dakikalarca kovalaması gibi, birbirine benzeyen ve hep birileri tarafından ve her an için sanki tetikte bekletilen korku, incinme, ağlama ve yakarış dolu çığlıklarla çevrelenmiş anları, günleri, geceleri çağrıştırmıştı o günün akşamına dek babamın işten dönüşünü bekleyiş...

Az sonra dönecekti ve beni azarlayacaktı, küfredecekti, belki dövecekti...

O iri piç kurusunu belki sonraki günlerde de görecektim, yine misketlerime el koyacak ve hakaret edecekti...

Sonraki günlerimde öğretmenlerim -nasılsa bir bahanesini bulup- yine tokatlayacaklardı beni...

Ve ben, yine sana sığınacaktım Allahım, yine yedi kez Âyet-el Kürsî okuyacak ve yeni bir dilek daha tutacaktım...

Az sonra babam işten dönecekti; bana, “Hayvan herif, yarın karına nasıl sahip çıkacaksın!” diye soracaktı; ve ben, bu sorunun yanıtını hayatım boyunca, hiçbir zaman veremeyecektim; yaşamım hep bir şeylerimi çaldırmakla geçecekti belki...

 

“Sakın bana gelip beni sevdiğini söylemesin,” demişsin, “sakın gelmesin!” İyi ama kime gideyim, kime sığınayım, senden başka kimim var ki... Şimdi bu ateist halimle yedi kez Âyet-el Kürsî mi okuyayım; Âmener-Resûlü mü? Kime sığınayım? Hem babam da yok artık! Dua okusam, dileklerim kabul olur mu ki?

 

Yağmur öncesinin rüzgârlı günlerinde, gökyüzünde sonsuz bir devinimle ayrışıp toplaşmaya başlayan büyük beyaz bulutların kendiliğinden oluşturduğu, koca koca buz kütleleriyle masalsı bir buzul ülkesini andıran o sihirlerle yüklü -ve kendimce yaşanılabilir, sevgiye dayalı yaşamlar hayal ettiğim, içtenlikli senaryo ve diyaloglar yazdığım- yeni dünyamı seyrederdim saatlerce cam kenarında oturarak.

Talaşları ‘idareli’ kullanmak gerektiğinden, günün sadece belli saatlerinde yakılabilen talaş sobasının hepsi hepsi iki saatlik ve bir çırpıda kayboluveren sıcaklığına nispet yaparcasına, buzlarla kaplı masal ülkesi hep sıcak ve sevecen görünürdü gözüme...

Çünkü o ülkede kahramanlar vardı; birbirlerini kırmayan, birbirlerini incitmeyen, tutkulu sevdaların yaşanıldığı ve bütün umutların birbirine sevgiyle bağlanıldığı...

Yüzümü cama dayar, o uzak ve aslında bizlere hiç ait olmamış dünyaya ve o dünyanın kahramanlarına bakarak ağlarken gizli gizli, içimden çığlık çığlığa bağırırdım, ‘ne olur beni de alın yanınıza, ey kahramanlar’ diye, ‘ne olur, beni de alın’…

 

Mavinin bütün tonları ve siyah çiçeklerle bezeli tek parça elbisenle gizlemeye çalıştığın aksayan bacağın, benim ağlayan yüreğimdi aslında... Gözümün görebildiği ufukta minik bir nokta gibi beliren bedenin ve aslında hiç bilmediğin güzellikteki salınımınla, sıradan ve tekdüze evrenimi alt üst ederdin... Senin utancın, benim korkularımdı; hiç anlamadın. Ne beni kendi evreninin içine kattın, ne de o evrenin dışında bıraktın; yaşamım o günden beri hep ikiye bölünmüş olarak kaldı... Ama mavi ve siyah senin renklerindi, ne çabuk unuttum; mavi ve siyah senin renklerin; ve bu kentin renkleri...

 

Gündüzlerin eğreti ve kurşunî renklerini, soğuk ve ürpertici gecelerin sesleri çizerdi:

Sınıfların aşınmış tahta sıralarına yapışmış çirkin sarısı, yırtık ve yamalarla kaplı eski önlüklerin matlaşmış mavisi, evimizin duvarlarına bulaştırılan plastik boyanın uyumsuz şampanyası, gökyüzüne iliştirilen donukluğun ürkütücü kirli grisi ve insanların düşlerine katıştırılmış yalancı pembesi; gecenin lacivert boşluğunda yalnızlığını herkese duyurmak için çırpınan yaşlı ve kuru ağaçların çığlıklarının; evleri, yolları ve sokakları sertçe yalayan rüzgârın acı ve keskin ıslıklarının; ve çalınan, harcanan ucuz hayatlar için ağlayan yağmurun hüzünlü damlalarının sesiydi.

Hayat, sanki yağlıboya bir tabloydu da, gülen, ağlayan, konuşan, susan, tebessüm eden, müstehzi bakan ne kadar insan varsa içinde, bir an için gizli bir gücün etkisiyle, bu tablonun capcanlı renkleriyle birlikte aniden soluverir, boyaları ansızın akıverirdi.

 

Eski, tarihî işhanının üçüncü katındaki küçük ayakkabı atölyesinde, kokusunun diğer bütün nesnelere baskın çıktığı kahverengi, siyah, lacivert deriler ve paslı siyah bıçaklar arasında, sarımtırak yapıştırıcının iç gıcıklayan kokusunu burnuma çeke çeke, kirli haki çerçevenin tozlu, lekeli dikdörtgen camından dışarı bakarak oyalandığım tatil günlerimden birinde, bir gürültü kopmuştu sokağımızın başında; bağırtılar, çığlıklar ve ‘araba yok mu, araba’ seslerine doğru, babam ve iş arkadaşları beni içeride bırakarak koşmuşlar ve balıkçının gencecik oğlunun, kavga eden iki kişiyi ayırmak isterken, arada bıçaklanıp oracıkta ölüverdiğini öğrenmişlerdi çevre esnafından.

Hiçbir esnafın karışmayıp seyirlik bir eğlenceye dönüştürdüğü olayda, ölen genç çocuk için babamın bir iş arkadaşı, atölyede merakla beklediğim sırada yanıma gelip kendi kendine, ‘iyi oldu, her yere atlamasaymış pezevenk’ diyerek söylenmişti camdan dışarı bakıp acı acı gülümseyerek, ‘haktır böylelerine, iyi olmuş iyi’…

 

Tütün ve küf kokulu gecelerden, paslı metal tadında sabahlara uyana uyana akardı zamanım ve bütün çocukluğum; ama, içimdeki sonsuz maviliği kaplayan külrengi bulutları bir parçacık da olsa dağıtacak bir beklentinin sabrına yaslarken yüreğimi, o külrengi bulutları sevmenin ve çoğaltmanın çarelerine de tutunurdu ellerim...

 

Halbuki, acılarını acım, düşlerini düşlerim sayabilseydim, yaşama senin gözlerinle bakmayı da öğrenebilecektim... Olmadı... Babam öldü; annem öldü; sen de gittin...


 

 
(Bu Öykü, 2000 yılında, Nisan 1 dergisinin 2'nci sayısında Kerem Öz imzasıyla yayımlanmıştır.)



Ayhan Şahin
ayhsah@gmail.com

 

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu